erken doğum önlenmesi

Gebelikte 37. hafta itibariyle oluşan erken doğum tehlikeleri çok fazla risk taşımamaktadır,  , 37. haftaya gelmeden, en erken dönemlerinde yakalanırsa ve kanama, enfeksiyon ya da diğer problemler sizin fetüsünüzün sağlığını tehdit ediyorsa; doktorunuz fetüsünüzün daha iyi gelişmesini sağlayacak zamanı kazanmak için erken doğumu durdurmaya çalışabilir. Bunu başarmanın yolları aşağıda sıralanmıştır:

Yatak istirahatı
Su içmek ( ağız ya da damar yoluyla ekstra sıvı verilmesi)
Rahim kasılmalarını durdurucu ya da azaltıcı ilaçların kullanılması
Erken doğumu önlemek için birçok farklı ilaç kullanılmaktadır. Bunlara tokolitik ilaçlar adı verilmektedir. Bu ilaçların hangisinin en iyi olduğu her zaman açık değildir. Genelde enjeksiyon yoluyla kullanılır. Bütün ilaçlar gibi tokolitikler de yan etki yapabilirler. Her kadın farklı yanıt verir. Bu yan etkiler şöyle sıralanabilir:

  • Hızlı nabız
  • Göğüste sıkıntı ve basınç hissi
  • Baş dönmesi
  • Ateş basması
  • Sinirlilik hali

Eğer gerçekten erken doğum söz konusu değilse ya da erken doğum durdurulmuşsa, evinize gidebilirsiniz. Kendinizi denetlemek için uzanın ve parmaklarınızın uçlarıyla karnınızın alt bölgesinin tüm yüzeyini nazik bir şekilde hissedin. Rahminizin yüzeyinde katı bir kasılma hissedin. Genelde bu kasılma ağrısızdır. Eğer bu kasılmaları hissederseniz, bunları sayın. Daha sonra doktorunuza olanlar hakkında bilgi vererek onların önerilerini dinleyin. Erken doğum süreci içinde olabilirsiniz. Bazı kadınlar, belli bir süre hastanede kalmaya ihtiyaç duyabilirler. Bu, muayene ve diğer faktörlere bağlıdır.

Etiketler: , , ,

Stres

S

tres nedir Pek çoğumuzun bildiği gibi stres bizi zorlayan, kısıtlayan ve engelleyen olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerin tümüdür. Stres kavramı birçok insanın düşündüğü gibi sadece üzerimizde hissetiğimiz baskı ve gerginlikle sınırlı değildir, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir. Fizik biliminde; “maddenin kendi üzerine uygulanan güce gösterdiği tepki” anlamında kullanılan stres terimi; son 20 yılda fizyoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri ile diğer tıp alanlarında ve gündelik yaşamda herkesin kullandığı popüler kavramlardan biri haline gelmiştir. Sözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela, dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş; güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Walter Cannon 20.yüzyılın başlarında stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik varoluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisidir. Stres, organizmanın fonksiyonunu bozan bir baskı, zorlama ve engellenmedir. Psikolojik anlamda stres, kişiye özgü ve tek olan bireysel bütünlüğü zorlayıcı ve bozucu bir etkendir. İnsanı, yakın duygusal ilişkilerden uzaklaştıran, verimliliğini düşüren ve en önemlisi hayattan aldığı zevki azaltan bir kuvvettir. Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir.

Stres bir süreç olarak ele alındığında, olayları değerlendirme şeklimizden düşüncelerimize, duygularımızdan davranışlarımıza kadar pek çok boyuttan oluşur. Pek çok insan stresin, kişinin dışında gelişen çevresel nedenlerle oluştuğunu düşünür. Aslında stresi oluşturan, bu çevresel etkileri bireyin nasıl algıladığıdır. Kişi karşılaştığı olayları pek çok faktör ışığında değerlendirir ve yaşadığı olaylara bir anlam yükler, yaptığı bu değerlendirmeler sonucunda çevresindekiler sebebiyle stres yaşar ya da yaşamaz.

Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres, günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse de fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir.

Stres kavramının psikoloji alanında kullanılmasına ve araştırmalar yapılmasına 1950′li yıllarda başlanmıştır. Bazı araştırmacılar stresi dışsal uyarıcı olarak ele alırken, bazları da rahatsız edici tepkiler olarak tanımlamışlardır (Weitz 1970). Son zamanlarda en çok kabul edilen, Lazarus ve Folkrnan’in ileri sürdüğü etkileşim teorisi ile stresi; talepler ve kaynaklar arasındaki dengesizliğin sonucu ortaya çıkan durum olarak tanımlamaktadır.

Stres çoğunlukla olumsuz ve zararlı anlamda ele alınmaktadır, oysa ki bir parça stresin insanları yenileri aramak, çalışmak ve yaratmak konusunda harekete geçirdiği bilinmektedir. Hatta vücudun antikor üretebilmesi için bile belirli bir miktar strese ihtiyaç vardır.

Stres, birbiri ile örtüşen farklı biçimlerdedir: akut, episodik akut ve kronik stres.

Akut stres yakın geçmişteki baskılar ve isteklerle, yakın gelecekte oluşması beklenen baskı ve isteklerin doğurduğu en yaygın stres biçimidir. Kısa süreli olduğu müddetçe çok büyük zararlar vermez. Akut stresin en yaygın belirtileri; öfke ve sinirlilik, endişe, depresyon gibi duygusal sorunlar; gerginlik başağrıları, sırt ağrısı, kas, tendon ve bağ dokusu sorunlarına neden olan kas gerginlikleri gibi kas sorunları; mide ekşimesi, mide asidi, gaz, ishal, kabızlık ve spastik kolon gibi mide ve bağırsak sorunları; geçici ve kısa süreli aşırı heyecanların neden olduğu kardiovasküler problemlerdir. Herkes hayatında zaman zaman akut stres yaşayabilir, ama bu durum tedavi edilebilir ve kontrol altına alınabilir.

Episodik akut streste ise kişiler akut stresi sıklıkla yaşar. Bu kişilerin düzensiz bir hayatları vardır. Sürekli oradan oraya koşuştururlar. Çok fazla sorumluluk alır ve bu sorumluluğun oluşturduğu talebi bir türlü organize edemezler. Episodik akut stres reaksiyonları gösteren kişilerin aşırı duyarlı, öfkeli, sinirli, endişeli ve gergin olmaları doğaldır. Çoğunlukla kendilerini, “asabi” olarak tanımlarlar. Bazen bu asabiyetleri saldırgan bir tutuma dönüşebilir. Episodik akut stresin bir başka türü de yüksek kaygı seviyesinden kaynaklanmaktadır. Kaygı seviyesi yüksek kişiler aynı zamanda aşırı hassas ve gergin olmaya yatkındırlar, ancak öfkeli ve saldırgan olmaktan çok endişeli ve depresif bir duygudurum içindedirler. Episodik akut stresin belirtilerini kısaca sıralayacak olursak: başağrıları, migren, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları v.b. Episodik akut stresin tedavisi, farklı seviyelerdeki müdahaleleri gerektirir. Episodik akut stres yaşayan kişilerin genellikle uzun süreli profesyonel yardım almaları gerekir.

Ancak bu tarz kişilerin yaşam biçimleri ve karakter yapıları o kadar kemikleşmiştir ki, bu kişiler yaşayış biçimlerinin hatalı olabileceğini düşünmezler bile. Sıkıntı ve üzüntülerinin suçunu başkalarına ve dış olaylara yüklerler. Genellikle yaşam biçimlerini, başkalarıyla olan ilişkilerini ve dünyayı algılayış tarzlarını, kim ve ne olduklarının birer parçası olarak görürler. Bu tarz kişiler değişime şiddetle karşı çıkar. Yalnızca acıdan ve sıkıntılarının neden olduğu rahatsızlıklardan kurtulma vaadi onları tedaviye ikna edebilir.

Kronik stres
akut stres gibi heyecan verici ve uyarıcı değildir. Kronik stres bedenleri, zihinleri ve yaşamları yavaş yavaş bozar. Bu süreğen yıpranma kişide ciddi hasarlar oluşturur. Bu, yoksunluğun, yoksulluğun, problemli aile yapılarının, mutsuz evliliklerin ve mecburen çalışılan işlerin oluşturduğu süreğen strestir. Kronik stres, kişinin içinde bulunduğu çok kötü durumdan hiç bir çıkış yolu bulamadığında oluşur. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, şiddetli baskı ve gereksinimlerin oluşturduğu strestir. Umutsuzluğun yerleştiği kişi sonunda çözüm aramaktan vazgeçer. Bazı kronik stresler, çocukluktan gelen ve özümsenerek zihinde sonsuza dek kalan travmatik deneyimlerden kaynaklanır. Bazı deneyimler kişiliği derinden etkiler. Böyle bir ortama doğan kişi, dünyaya bakış açısı ya da inanç sistemi nedeniyle süreğen bir strese yaşar. Kronik stresin en kötü yanı insanların buna alışmasıdır. Onun varlığını bir süre sonra artık hissetmez olurlar. Kronik stres, intihar, kalp krizi, felç hatta bazen kanser hastalıklarına yol açarak ölümlere neden olur. Kronik stresin tedavisinde kişiliğin ya da kemikleşmiş görüş ve inançların yeniden oluşturulması gerektiğinden, iyileşme süreci genellikle profesyonel yardımla birlikte etkin bir iç hesaplaşmayı da gerektirir.

Stres psikosomatik bir çok hastalığı tetikler. Solunum yolu rahatsızlıkları, gastroentestinal şikayetler, hipertansiyon ve buna bağlı riskler, hormonal tabloda değişim ve dermatolojik şikayetler, bunlardan bazılarıdır.

Bizim kontrolümüzün dışında çalışan organlarımızı yöneten sinir sistemi bölümüne otonom sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi iki ana sistemden oluşur: sempatik ve parasempatik sinir sistemi. Bedenimizin iyiliğine yönelik olan parasempatik sinir sistemi ile uyarılmaya yönelik sempatik sinir sistemi arasında doğal bir denge vardır.Bu dengeye “Homeostazis” denilir. “Homeostazis’i” bozan her şey strestir. Sempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu çarpıntı, sık nefes alma, mide kasılmaları, terleme, kaslarda gerilme, el ve ayaklarda soğuma, bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bedenimiz bir tehdit ile karşı karşıya kaldığında bu sistem uyarılır. ”Dövüş veya kaç” süreci tetiklenir. Beyin hipofiz bezini harekete geçirir, adrenalin salgılanmaya başlar. Kaslara ve beyne giden oksijen artar, enerji artışı olur. Zihin açılır, gözbebekleri büyür, kaslar kasılır. Adrenalin depoları boşalır. Böylelikle organizma mücadeleye hazır hale gelir. Bu durum uzun sürerse damarlar büzülür, tansiyon yüksek olmaya devam eder, karaciğer kana glikoz, kollestrol, yağ asitleri gibi enerjileri pompalamaya devam eder. Parasempatik sinir sistemini devreye sokamazsak, fazla yağlar ve şeker yakılamaz, enerji depoları boşalır, organ faaliyetleri aksar, psikosomatik hastalıklar ortaya çıkar. Kronik hastalıklar, kronik yorgunluklar böyle uzun süren streslerin sonucunda ortaya çıkar. Bu durumu düzeltmek için parasempatik sinir sistemimizi devreye sokulmalıdır. Parasempatik sinir sistemi vücudun onarım, dinleme, rahatlama, sindirim faaliyetleri açısından önemlidir. Bu sistemin özelliği kendi kendine harekete geçmeyip beyinden emir beklemesidir. Kişi stres yönetiminde başarılı ise rahatlama, olumlu düşünme, nefes teknikleri gibi becerilerle stresin organlarımıza etkisi önlenmiş olur. Zihin karışıklığı , unutkanlık, dalgınlık, uykusuzluk ,aşırı yeme, iştahsızlık, ağlama, depresif durum, sinirlilik, öfke, sıkıntı, huzursuzluk gibi belirtiler stresin beyin kimyasında doğrudan geliştirdiği semptomların bazılarıdır. Zaman baskısı, başarı baskısı, hızlı yaşantı, rekabet, kıskançlık, zorunluluklar gibi zihinsel şartlanmalar beyin kimyasının sağlıklı işleyişini bozmaktadır. Beyinde serotonin azalması, noradrenalin azalması depresyona, bazı bölgelerde noradrenalinin aşırı salgılanması ise panik bozukluğuna neden olmaktadır. Kişide eğer yatkınlık varsa dopaminerjik sistem bozularak psikotik depresyonlar veya şizofrenik tepkiler ortaya çıkabilmektedir.

Gerçek yaşamda sorun çözme ya da stresli olaylarla başa çıkabilme, psikolojik sağlık ve uyumla ilişkilidir. Çevre ile etkileşimlerimiz sırasında engelleyen, sinirlendiren, tedirgin eden olaylar bizi zorlar. Bunlar boşanma, bir yakınının kaybı ya da ayrılık, ölümcül hastalık, hayat pahalılığı, trafik, gürültü, okul başarısızlığı, sınav kaygısı, savaş, tecavüz ya da doğal afetler gibi olumsuz etmenler olabileceği gibi; evlenme, terfi, kariyer değişikliği gibi olumlu yaşam olaylarını da kapsayan çok geniş bir yelpaze içinde değerlendirilebilir. Genelde herkes için travmatik sayılabilecek bir olayın ardından tepkilerin yavaşlaması, dış dünyaya ilginin azalması normaldir.

Stresin fizyolojisi üzerine önemli araştırmalarda bulunmuş olan Hans Selye (1936), stresli bir durumla karşılaşan bireyin vücudunda belirli değişiklikler olduğunu belirlemiş ve bu değişiklikleri “Genel Uyum Sendromu” adını verdiği üç süreçte açıklamıştır. Bu üç aşamalı sürecin evreleri ise şunlardır: Alarm Tepkisi Organizma, stres kaynakları ile karşılaştığında biyokimyasal değişiklikler göstermekte ve kendini korumaya hazırlanmaktadır.

Direnç Dönemi
Stres kaynağının etkilerine rağmen uyum devam ederse, direnç dönemine geçilir. Bu dönemde organizmanın alarm tepkileri hemen hemen kaybolmakta ve direnç normalin üstüne çıkmaktadır.

Tükenme dönemi
Organizmanın uyum sağlamaya çalıştığı stres faktörleri aynen ve uzun süre devam ettiğinde uyum kaybolur. Alarm dönemindeki tepkiler tekrar görülür, ama artık değiştirilemez ve bireyde sistematik yıpranmalar ve ölüme kadar varabilen anomaliler meydana gelir.

Stresin dışsal uyarıcı olarak ele alınmasında araştırmacılar, stresi ortaya çıkaran koşullan belirlemeye ve bazı yaşam olaylarının kültürden kültüre değişen stres yüklerini sıralamaya çalışmışlardır. Ayrıca stresli koşulların, tehlikeli ya da tehdit edici olarak algılanmasında kişilik özelliklerinin ve baş etme yeteneklerinin önemli olduğunu da belirtmişlerdir (Lazarus 1976).

Baş etmenin genel olarak algılanan tehdidi ya da problemi hafifletme amacının olduğu kabul edilirse, başetme davranışı bir süreçtir ve bütün stres tanımları 4 süreci içermektedir.

Stresin immun sistemi baskıladığı artık tartışmadan kabul edilen bir gerçektir. Bu konuları Nöropsikoimmunoloji inceler. Sinir sistemi, hormonal sistem ve bağışıklık sistemi arasında varlığı kanıtlanmaya çalışan ilişkileri araştırmaktadır.

Yaşamımızı son derece zorlaştıran, hatta belirli bir dozun üzerine çıktığında bizi hastalandıran stresle başetmenin en iyi yolu, kişinin kendisinde strese sebep olan şeyleri farkedip kontrol altına almasıdır. Folkman ve Lazarus (1988), stres ve başa çıkma arasındaki ilişkinin sürekli olduğunu ve stresin başa çıkmaya neden olduğunu belirtmektedir. Folkman (1984) tarafından başa çıkma; stresli etkileşim yoluyla yaratılan içsel dışsal istekleri kontrol etmek yada azaltmak için yapılan bilişsel yada davranışsal çabalar olarak tanımlanmaktadır. Stresle başa çıkma çabaları, bireyin davranışları ile çevresel talepler arasında bir aracıdır ve strese karşı onun etkilerini en aza indirmede bir tampon görevi gösterir. Başa çıkma stratejileri ya durum üzerinde doğrudan etki gösterir (problem odaklı başa çıkma) ya da duygusal tepkileri yönetir (duygusal odaklı başa çıkma). Ancak probleme yönelik baş etme stratejilerinin daha uyumlu, kişiyi daha çok geliştirici; duygulara yönelik stratejilerinin ise uyumsuz, savunucu ve gelişimi engelleyici olduğuna ilişkin yaygın bir görüş bulunmaktadır. Stresli bir durum karsısında kullanılan başa çıkma stratejilerinde farklılık görüldüğü gibi bireyin yaşamında stres yaratan kaynaklarda farklılık gösterir. Stres kaynaklarını ailesel, kişisel, sosyal, çevresel ve işle ilgili olmak üzere 5 ana alanda toplayabiliriz.

Stresle başa çıkmak ve yaşam kalitesini arttırmak amacıyla, durumu değiştirme ya da duruma verilen tepkileri değiştirmeye “stres yönetimi” denir. Bu yöntemler; çevresel, zihinsel, ve fiziksel olmak üzere üçe ayrılır.

“Stres yönetimi”nde önemli olan etkili yöntemler kullanmaktır. Stres yönetiminde birçok kişinin etkisiz yöntemler kullanır. Bunların arasında; çevresel stresörlere verilen saldırgan tepkiler, zihinsel yöntemler arasında yer alan bilişsel çarpıtmalar ve savunma mekanizmalarının yoğun kullanımı, fiziksel yöntemlerden ise ilaç, uyuşturucu ve uyarıcı madde, alkol kullanımı sayılabilir. Bu yöntemler, strese yol açan uyarıcı üzerinde etkili olmadığı gibi, bizim bunlara verdiğimiz tepkilerin yaşam kalitemizi arttırma yönünde şekillenmesine de izin vermezler. Ayrıca bunlar fiziksel sağlığımızı tehdit eden ve psikolojik olarak da çökkünlük noktasına gelmemize yol açabilecek etkisiz yöntemlerdir. Etkili yöntemleri çevreye, zihne, bedene ve aynı anda pek çok düzeye yönelik olarak adlandırabiliriz. Stresle baş etmede iki yol vardır: Durumu değiştirmek yada duruma gösterilen tepkileri değiştirmek.

Stres yaratan problemlerin sağlıklı çözümü;

olarak 5 etapta ifade edilebilir. Problemin ne olduğunu açıkça ortaya koyun, belirginleştirin. Çözüm için olabildiğince çok seçenek bulun. Stresli bir durumdan kaçabilir ya da yok sayabilirsiniz; asıl problemi bir yana bırakarak, problemin yaşattığı duygular üzerinde yoğunlaşabilir veya stresi kendi beklentileriniz, bakış açınız ya da tepkilerinizi değiştirerek azaltabilir veya stresin kaynağından uzaklaşabilirsiniz.

Stresin sizde oluşturduğu semtomları tanıyın, yaşam biçiminize bakın ve neleri değiştirebileceğinize karar verin; fiziksel aktivitenizi arttırın, zamanınızı iyi yönetin, beslenmenize dikkat edin; alkol, kafein, şeker, yağ ve sigaradan olabildiğinde uzak durun, yeterli ve kaliteli uyuyun, sosyal ortamlarda bulunun ,sohbet edin, başkalarına yardım edin, kendinize zaman ayırın, kızgınlıklarınızdan arının, her tartışmayı kazanmaya çalışmaktan vazgeçin, bir şeyleri yarına bırakın, tek seferde her işi yapmaya çalışmayın, mükemmel olmaya çalışmayın, eleştirilerden olumsuz etkilenmeyin, sürekli rekabet etmekten vazgeçin, arkadaşça ve olumlu olmak için ilk adımı atın, keyif almayı bilin, düşünme tarzınızı olumluya değiştirin, gerçekçi hedefler belirleyin, kendinize hata yapma hakkı tanıyın, derin nefesler alarak gevşeyin, ağlayın ve en önemlisi bol bol gülün.

Etiketler: , , ,

Hepatit B Nedir?

Hepatit B nedir? Hepatit B, karaciğeri hedef alan ciddi ve çok bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit B virüsünün 2 Milyar dolayında insanda bulunduğu tahmin edilmektedir. En sık karşılaşılan ölüm nedenleri içerisinde 9. sıradadır.

Hepatit B AIDS’den çok daha bulaşıcıdır. Peki Hepatit B Nasıl Bulaşır?

- Kan yoluyla,
- Cinsel yolla,
- Tükürük ile,
- Anneden çocuğa
geçerek bulaşır.

Hepatit B’nin bulaşmasını önlemek için iğne, kesici aletler, diş fırçası vb.lerini ortak kullanmamak gerekir. Cinsel yolla kolaylıkla bulaştığı için meşru aile hayatının dışına çıkmamak en uygun davranış olacaktır. Anne adaylarının da Hepatit B testi yaptırmaları, virüsün çocuğa geçmesi riskinin önüne geçmek için önemlidir.

Eğer anne taşıyıcı ise doğumdan hemen sonra çocuğa yapılacak Hepatit B aşısı ile çocuk bu hastalıktan korunabilir.

Hepatit B’den korunak için Hepatit B aşısı en etkili yöntemdir. Tam koruma için 3 kez aşı olmak gerekir. Fakat her durumda aşı yapmak uygun değildir ve doktora danışılmalıdır.

Hepatit B hastalığına yakalananların hem kendi sağlıklarına dikkat etmeleri ve tedavi olmaları gerekir hem de virüsü çevresindeki insanlara bulaştırmamak için çevresindekileri ve kendini bilinçlendirmeli ve virüsün bulaşmasını önleyecek tedbirler almalıdır.

Hepatit B virüsünün bulaşmasını önlemek için alınabilecek temel önlemler şöyle sıralanabilir:

- Hepatit B virüsü taşıyanlar kan vermemelidir,
- Yaralar ve kesikler kapatılmalıdır,
- Diş fırçası, traş bıçağı, tırnak makası vb.leri ortak kullanılmamalıdır,
- Gayri meşru ilişkiden kaçınılmalıdır,
- Her türlü kan lekesine karşı önlem alınmalıdır, kan bulaşmış giysiler özel olarak yıkanmalıdır,
- Hastanın eşi ve aile üyeleri gibi aynı ortamı paylaştığı kişiler Hepatit B aşısı olmalıdır.

Hepatit B Belirtileri aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi, iştah kaybı, bulantı, kusma, deride ve gözlerde sararma, idrar renginde koyulaşma, karın ağrısı, karaciğer bölgesinde hassasiyet olarak sayılabilir.

Hepatit B Tedavisi Kısa Süreli (Akut) ve Uzun Süreli (Kronik) bulaşmaya göre farklılık gösterir.

Akut devredeki Hepatit B için kullanılan özel bir tedavi yoktur. Daha çok evde uygulanabilen tedavi yöntemleri uygulanır. Bu tedavide amaç hastalığın yayılmasını önlemek ve şikayetlerin azaltılmasını sağlamaktır. Bu tedavi döneminde özellikle karaciğeri rahatsız edecek ilaçlar kullanılmamalı,alkol kesinlikle tüketilmemelidir.

Kronikleşen hastalar için ise ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Kronik hepatit B sonucu ortaya çıkabilecek karaciğer yetersizliği, siroz gibi durumlarda hastalara karaciğer nakli gerekebilir.

Bu nedenlerle, Hepatitten en etkili korunma yöntemi olan Hepatit Aşısı çok önemlidir. Fakat virüsü taşıyanlara ve aktif durumdaki hastalara yapılamamaktadır.

//
//

// //


//
Etiketler: , , ,

Yüksek Tansiyon Belirtileri ve Tedavisi

Yüksek Tansiyon Belirtileri ve Tedavisi

Hastalıkların  belirtileri ve tedavisi: Yüksek tansiyon nedir? Nedenleri, nasıl tedavi  edilir?

Kan basıncına tansiyon denir. Kalp her kasılışında belirli miktardaki kanı atardamarlara pompalar. Bu sırada da, kan basıncı en yüksek seviyeye çıkar. Buna büyük tansiyon denir. Kalbin iki kasılışı arasında geçen zaman içinde ise, kan basıncı en düşük seviyeye iner. Buna da küçük tansiyon denir. Büyük tansiyon ile küçük tansiyon arasındaki fark da nabız basıncını gösterir. Tansiyon yaşa bünyeye ve tansiyon ölçüldüğü andaki ruhi veya bedeni duruma göre farklılık gösterir.

Yaşlandıkça bir miktar tansiyon yükselmesi normal kabul edilir.

Yüksek Tansiyon Nedir? Büyük tansiyonun kişinin yaşına göre normal değerlerinden yüksek olmasına halk arasında tansiyon yüksekliği, tıp dilinde ise hipertansiyon denir.

Yüksek Tansiyon Nedenleri: Bir çok hastalıkta tansiyon yüksekliği görülür. Mesela kalbin sol bölümünün büyümesinde, böbrek hastalıklarında, damar sertliğinde, kan hücrelerinin çoğalmasında, şişmanlıkta ve iç salgı bezleri hastalıklarında kan basıncı artar.

Yüksek Tansiyon Belirtileri: Tansiyon yüksekliğinin belirtileri arasında yorgunluk, sinirlilik, çarpıntı, baş dönmesi, uykusuzluk, baş ağrısı vardır.

Etiketler: , , ,

Panik Atak Belirtileri, Nedenleri ve Tedavisi

Panik Atak Nedir? Panik atak, aniden beklenmedik bir anda ve herhangi bir yerde ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olarak tanımlanır.

Panik Atak Belirtileri: Panik atak nöbeti kişide büyük bir korku ve endişe yaratır. Her an kötü bir şey olacağını ve hatta öleceğini hisseder. Bir an önce bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya ve kendini güvende hissedeceği bir yere ulaşmaya çalışır.

Aniden başlayan bu panik durumu, giderek şiddetlenir ve ortalama 10 dakika içinde en yoğun düzeye ulaşır. Genellikle yarım saat içerisinde, ender olarak da bir saat içinde kendiliğinden geçer.

Başlıca fiziksel panik atak belirtileri ise avuç içlerinde terleme, hızlı ve şiddetli kalp atışları, mideye bir şey çöküyor hissi, bulantı, düşüncede ve görmede bulanıklık, el, ayak ve yüzde karıncalanma hissi, göğüs ağrısı, baş dönmesi ve sersemlik, ağız kuruluğu, dizlerde ve bacaklarda güçsüzlük hissi gibi belirtilerdir.

Panik Atak Nedenleri: Panik atak birçok psikiyatrik bozuklukta ve kansızlık, tiroid bezinin aşırı çalışması, çeşitli enfeksiyonlar, kan şekeri düşüklüğü gibi bazı fiziksel hastalıklarda görülebilmektedir.

Panik Atak Tedavisi: Panik atak hastalığı, tedavi ile kesinlikle kontrol altına alınabilen bir rahatsızlıktır, fakat çoğu durumda panik atak hastaları fiziksel bir rahatsızlık olduğunu düşündüğü için psikiyatristten önce pek çok doktora gitmektedir. Bu nedenle de panik atak tanısında geç kalınabilmektedir.

Tanı konulduktan sonra öncelikle hastanın hastalığı nasıl kontrol edebileceği öğretilir. Hastalığı kontrol altına alabilen hastalarda panik atak zamanla tamamen iyileşebilmektedir. Tedavi sırasında nefes ve rahatlama egzersizleri, atağın üstüne gitme teknikleri ve kas gerginliğini yok etmeye yönelik alıştırmalar hastaya öğretilmekte ve uygulanmaktadır. Panik atak tedavisinde kimi durumlarda ve bazı önemlerde ilaç tedavisi de gerekebilmektedir.

Etiketler: , ,

Adet Gecikmesi – Adet Gecikmesinin Nedenleri Nelerdir ? –

Adet Kanamaları Neden Gecikir? Muhtemel nedenler yukarıda anlatılan dört bölümden herhangi birinin işlevlerinin bozulmuş olmasıyla ilgili olabilir.

Kısım 1

(Rahim içinden vajinanın çıkışına kadar olan tümüyle açık bir akış yolu) SorunlarıDüzenli adet kanaması gören bir kadında rahim içine veya rahim ağzına yapılan bir müdahale sonrasında adet kanaması olmaması durumunda en muhtemel neden açık olan bu yolun zarar görmüş olmasıdır. Kürtaj nedeniyle rahim iç tabakası zarar gördüğünde veya rahimağzı kanalı tıkandığında yapılan kürtaj sonrası beklenen adet kanaması gerçekleşmez. Asherman sendromuEnder görülen bir neden de rahimağzında yer alan kanser öncüsü lezyonların çıkarılması amacıyla uygulanan konizasyon esnasında rahimağzı kanalının tıkanmasıdır. Lezyonu ortadan çıkarmak amacıyla koni şeklindeki parçanın çıkartılması sonrasında beklenen adet kanaması gerçekleşmez.

Kısım 2

(Her ay düzenli olarak yumurta hücresi üreten ve bunu serbest bırakan yumurtalıklar) Sorunları Polikistik Over: Düzensiz yumurtlama ve bunun etrafında gerçekleşen çeşitli belirti ve bulgular topluluğundan oluşan bu durum gecikmeli adet görmenin en sık görülen nedenlerinden biridir. Polikistik overMenopoz ve Erken Menopoz: Yumurtalıklar ilk adet kanamasının görülmesinden yaklaşık iki yıl sonra her ay düzenli olarak yumurta hücresi üretimine devam ederler. Yumurtalıklarda üretilebilecek yumurta hücresi bittiğinde yumurtlama gerçekleşemeyeceğinden adet kanaması da olmaz. Yumurta hücrelerinin doğal olarak tükendiği ve adet kanamasının kesildiği andan itibaren menopoz çağı başlamıştır. Türkiye’de 50′li yaşlara doğru ortaya çıkan menopoz daha erken yaşlarda (35 yaşından önce) ortaya çıktığında Erken Menopoz adını alır. Bu durumun getirmesi muhtemel riskleri nedeniyle mutlaka tanısının konması ve gerekli tedavinin yapılması son derece önemlidir.

Kısım 3

(Sağlıklı işleyen bir hipofiz salgı bezi) Sorunları Hipofiz bezinden düzenli hormon salgısını bozan bir etken adet döngüsünün bu aşamada “takılmasına” neden olur. Bu etkenler arasında en sık görüleni prolaktin hormonu yüksekliğidir. Prolaktin hormonu yüksekliği

Kısım 4

(Beynin üst merkezleriyle sağlıklı bir iletişim içinde olan hipotalamus bölgesi) Sorunları Hipotalamusun hipofizi hormon salgısı yapması yönünde uyarmasını bozan bir etken adet kanamasının gecikmesine neden olabilir. Bu bölüme ait nedenler bu yazının ilk başında da anlatıldığı gibi çoğunlukla selim tabiyatlı nedenlerdir. Tıbbi Değerlendirme Gebelik, adet kanaması gecikmesinin en sık görülen nedeni olduğundan ve basit bazı incelemelerle ortaya konabildiğinden ve saptandığında başka ileri inceleme yapılmasına gerek kalmayacağından üreme çağında olan ve aktif cinsel yaşamı olan bir kadında adet kanaması geciktiğinde araştırılması gereken ilk durum gebeliktir. Yapılan jinekolojik değerlendirmeyle gebelik olmadığının saptanması durumunda var olan ek belirtiler de dikkate alınarak bir ön tanıya varılır ve kesin tanıyı koymak için hormon incelemeleri veya diğer bazı ileri incelemeler yapılır.

Etiketler: , , , ,

Verem Nedir? – Verem Belirtileri – Verem Tedavisi

Verem Nedir? Verem, diğer adıyla tüberküloz, Koch basili adındaki verem mikrobundan kaynaklanan bulaşıcı bir hastalıktır. Verem mikrobunun temel yerleşim yeri akciğerler olmakla birlikte kan yoluyla tüm vücuda yayılabilir.

Verem Nedenleri: Hastalığın ana nedeni, koch basili denilen verem mikrobudur. Sağlık şartlarına uymamak, aşırı yorgunluk, şeker hastalığı, üzüntü ve stres, grip, boğmaca ve kızamık gibi hastalıklar vücut direncinin azalmasına ve buna bağlı olarak da hastalığın bulaşma ihtimalinin artmasına neden olur.

Verem Nasıl Bulaşır? Verem, verem mikrobunu taşıyan aktif verem hastası kişilerden öksürük, hapşırma ya da yakından konuşma sonucu hava yoluyla bulaşır.

Verem Belirtileri: Verem, üç devrede gelişir. Birinci devrede, hastada genel yorgunluk, iştahsızlık, sırt ağrıları, öksürük, ve 38 dereceye varan ateş görülür.Verem basili bu devrede tüberkül adı verilen iltihaplı bölgeler oluşturur. İkinci devrede hiç bir belirti görülmeyebilir. Fakat basiller bütün vücuda yayılarak deri, eklemler, kemikler, böbrekler, bağırsaklar, karın ve beyin zarına yerleşirler. Bu devrede tedaviye başlanmamışsa, vücudun direnci azalmaya başlar.

Üçüncü devrede, verem basilleri kan veya lenf kanalları yoluyla yayılmaya devam eder. Hastada, yorgunluk, balgamlı öksürük, akşamları yükselen hafif ateş, iştahsızlık ve gece terlemeleri görülür. Bu devrede, tedavi edilmezse, diğer akciğer de hastalanabilir.

Verem Tedavisi: Tedavinin ilk şartı iyi beslenme ve temiz havadır. Ayrıca, genel sağlığı ve morali korumak vücut direncini arttırmak ve iyileşmeyi kolaylaştırmak açısından önemlidir. Hastalanan kişinin tanısı konulduktan sonra mutlaka en az 6 ay süreyle, başta çeşitli antibiyotikler olmak üzere, ilaç tedavisi görmesi gerekmektedir. İlaç tedavisinin sonucunda iyileşme görülen hastalar belli aralıklarla Verem Savaş Dispanseri’ne kontrole giderler.

Etiketler: , , , , ,

İdrar Yollarında Yanma Nedenleri , Tedavisi

İdrar yaparken idrar yollarında yanma ve acıma hissi ile kendini gösteren bu rahatsızlık kişinin yaşamını olumsuz yönde etkiler.

İdrar Yollarında Yanma Nedenleri çeşitli olmakla birlikte en sık rastlanılan nedenler Belsoğukluğu, ülser, mesane iltihabı, prostat iltihabı, mesane uru, yumurtalık iltihabı, apandisit düşünülebilir.

İdrar Yaparken Yanmanın Tedavisi, şikayeti doğuran nedene göre yapılacağı için tedaviye geçmeden önce, rahatsızlığı doğuran nedeni tespit etmek gerekir. İdrar yollarındaki iltihaplanma vb. gibi bir durum varsa tedavisi yapılır. Neden ortadan kalktığında yanma da geçecektir. Yanmayı azaltmak için bol su içmek ve sıcak banyo suyunda oturmak yararlıdır. Ayrıca, Papatya ve Nane çayları da İdrar Yollarında Yanmaya karşı etkilidir.

Etiketler: , , ,

İnsülin kullanımı – İnsülin Nedir ?

İnsülin 75 yıldır diyabet tedavisinde kullanılmaktadır. İnsülin tedavi yöntemlerinde eşitli gelişmeler yanmıştır. İnsülinin kimyası farmakolojisi ve etki mekanizmaları aydınlatılmış ileri derecede saf insan insülin preparatları kullanıma sunulmuştur. Monomerik insülin analogları yakın zamanda geliştirilmiş ve klinik araştırma amaçlı kullanıma sunulmuştur. Nazal yoldan absorbe edilen insülinler üzerinde çalışmalar sürmektedir.

Diabet tedavisinde kendi kendine kan şekeri izlemi rutin uygulama haline gelmiş, glikoz ile hemoglabin ölçümleri yaygın kullanılır hale gelmiştir. Diabetik hasta izleniminde kan şekeri kontrolünün ne kadar iyi yapılırsa kronik mikrovasküler komplakasyonların o kadar yavaş geliştiği günümüzde kesin olarak gösterilmiştir.

Bu amaçla insülin tedavisinde yoğun insülin rejimleri daha yaygın taraflar bulmaktadır. Bu amaçla multiple enjeksiyonlara uygun dispolin pompaları geliştirilmiştir. İmplate edilebilen insülin sistemleri üzerine çalışmalar sürmektedir.

Tip 2 diabetik hastaların hepsi ve tip 2 hastaların üçte biri insülin tedavisi altındadır. İnsülin tedavisi almayan hastaların bir kısmının diabet kontrolünün subobtimal seviyelerde olduğu ve insülin tedavisine geçilmesi gerektiği bilinmektedir. Genellikle insülin tedavisi hasta tarafından hatta hekim tarafından tedavinin son döneminde başvurulacak bir tedavi yöntemi olarak görülmekte ve geç safhalarda başlanmaktadır. Fizlolojik olarak insülin sekresyonu kan glukoz seviyesine bağlı olarak portal dolaşıma olmaktadır.

Diabetes mellitusta bu fizyolojik kontrol bozulduğunda subkütan yolla periferden insülin vererek aynı etkiyi sağlamak oldukça güçtür. Fizyolojik yerine koyma tedavisi o an için ulaşılamaz olda da olanaklar ile bu hedefe ulaşabilmek için daha fazla dikkat ve özen gösterilmelidir. Kan glukoz seviyesi aktivite diyet ve daha pek çok faktör ile değişebildiğine göre insülin dozajını ayarlayabilmek için kan şekeri ölçümleri günlük glisemi değişimlerine uyacak şekilde ve sürekli yapılmalıdır.

Etiketler: ,

Kabızlık Nedir? – Kabızlık Belirtileri

Kabızlık Nedir? Tuvalete hiç çıkmama veya çok seyrek çıkmaya kabızlık, peklik ya da inkıbaz denir. Tıp dilinde ise konstipasyon adı verilir.

Kabızlık Nedenleri, Yeterince sulu şeyler yememe, sinir bozukluğu, bağırsak tıkanıklığı, basur, sindirim sistemi bozuklukları, hormon dengesizliği, fıtık boğulması vb. olarak sayılabilir.

Ayrıca, günlerinin büyük bir kısmını oturarak geçirmek zorunda olanlarla, yaşlılarda, bebeklerde ve hamilelikte kabızlık daha sık görülür.

Kabızlık Tedavisi: Öncelikle kabızlığa neden olan hastalığı tespit etmek gerekir. Esas nedeni tespit etmeden alınacak müsil ilaçları kötü sonuçlar doğurabilir. Kabız olmayı önlemek için, sebze çorbaları ve yemekleri, mercimek, ıspanak, salata, balık ve çavdar ekmeği yemek çok faydalıdır. Ayrıca erik reçeli, bal, üzüm, kayısı veya elma yemek; bol su veya şerbet içmek de yararlıdır.

Müzmin kabızlıktan şikayet edenlerin de; fazla et, yumurta, peynir, beyaz ekmek, muz gibi yiyecekleri azaltmaları; kahve, çay ve sigarayı en az miktara indirmeleri, alkolü bırakmaları gerekir. Kabızlığı gideren ilaçların fazla miktarda ve uzun süre kullanılması kötü sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, ilaçları kullanırken doktor tarafından tavsiye edilen miktarları aşmamak gerekir.

Bitkisel Tedavi: Ceviz yaprağı ince kıyılıp bu yapraklarla hazırlanan çay sabahları aç karnına içilirse kabızlığın çözümü için yardımcı olur. Bitkisel Tedavi için cevizin dışında, Kuru incir ve kuru erik akşamdan soğuk suya yatırılır, sabahleyin ısıtılır ve kahvaltıdan önce yenir.

Etiketler: , , ,