Zatürre Nedir? – Zatürre Neden Olur?
Zatürre Nedir? Halk arasında akciğer iltihabı, tıp dilinde ise pnömani olarak bilinen zatürre, sancı, ateş ve öksürükle beliren, tehlikeli bir akciğer hastalığıdır. 3 çeşittir.
Zatürre Nedenleri: İltihaplanmaya virüs, bakteri veya mantar gibi mikroorganizmalar sebep olmaktadır. Zatürre’ye yol açan 30′un üzerinde mikroorganizma tanımlanmıştır.
Zatürre Belirtileri: En belirgin belirtileri sancı, yüksek ateş ve öksürüktür. Hastada genel bir halsizlik görülür. Ayrıca, iştah azalması ve kilo verme, dalgınlık, baş dönmesi, şiddetli baş ve boğaz ağrısı, balgam, aşırı susuzluk hissi, kuru ve beyaz dil gibi belirtiler de görülebilir.
Bu genel nedenlerin ve belirtilerin dışında zatürre türlerini ayrı ayrı inceleyecek olursak:
- Lober Pnömoni: Pnömokok adı verilen mikropların neden olduğu zatürre türüdür. Mikroplu tozlar, fazla yorgunluk, soğuk algınlığı veya uzun süre güneşte kalmak hastalığın zeminini hazırlar. Hastalık ani baş ağrısı, titreme, kusma ve sırt ağrıları ile başlar. Ateş, 40 dereceye kadar yükselir. Fakat 10. günden sonra düşmeye başlar. Öksürük, kısa sürelidir. Balgam, kanlı ve yapışkandır. Hastanın yüzü kızarmış, dudaklarının etrafı kabarmış, cildi kuru ve dili de paslıdır. Geceleri kriz gelebilir.
- Virüs Zatürresi: Virüslerin neden olduğu bir çeşit zatürredir. Ya aniden ya da bir soğuk algınlığı sonunda görülür. Lober pnömoniden daha hafif geçer. Hastalığın ateşi 39 dereceye kadar yükselir. Kendini son derece yorgun hisseder. Öksürüğü kuru fakat az balgamlıdır. Kol ve bacaklarında da ağrılar vardır.
- Bronköpnomoni: İyi tedavi edilmeyen grip, boğmaca, bronşit veya kızamıktan sonra ortaya çıkan bir hastalıktır. Nedeni, akciğer ve bronşların yer yer iltihaplanmış olmasıdır. Hastalık, bronşit gibi başlar, tedbir alınmazsa, 2-3 gün içinde ağırlaşır. Ateş sabahları 38 derece iken akşamları 40 dereceye kadar yükselir. Hastada öksürük, cerahatli ve bazen de kanlı balgam görülür. Halsizdir, nefes almakta güçlük çeker, rengi de soluktur.
Zatürre Tedavisi: Doktor tedavisi şarttır. Diğer taraftan, hasta istirahat ettirilir ve morali üstün seviyede tutulur. Yanına fazla misafir kabul edilmez. Ağrı olan tarafına, içine sıcak su doldurulmuş şişe konur. Sıcak su buharı teneffüs ettirilir. Ateşi yükseldiği zaman da; vücudu ıslak bezle silinir. Ateş düşürücü ilaçlar verilmez.
Erkeklerde Kellik ve Kalp Krizi
Kellik ve kalp krizi Kellik son zamanlarda erkeklerin sorunlarından
bitanesidir, stres can sıkıntısı, çalışma şartları, psikolojik etkenler ve daha birçok etken. Kalp krizi ise Kalp ve damar problemi olan ,kadınlarda ve erkeklerde , kalp rahatsızlığı olan , yada herhangi bişekilde ansızın gelişebilen en önemli hastalıktır, yaş etkenlerinden etkilenebilen hastaların çoğunda ölümle sonuçlanan kalp krizi ( enfaktus) krizler şeklindede atlatılabiliyor.Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesinde kalp krizi geçirmiş 250 erkek üzerinde iki yıl süreyle yapılan araştırmada, hastaların %71 inin kel olduğunun gözlemlendiğini bildirildi.
Doç. Dr. Gökhan Cin, toplumumuzda önemli bir stres kaynağı olan erkek kelliğinin, kalp sağlığını tehdit ettiğini söyledi. Sorunun, erkeklik hormonu olan testesteronun kalp damarlarındaki tahrip edici etkisinden de kaynaklanabileceğini düşündüklerini belirten Cin, özellikle kel erkekleri sağlık kontrollerinde daha dikkatli olmaları konusunda uyardı.
ME.Ü Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği Anabilim Dalı Başkan vekili Doç. Dr. Gökhan Cin, Danimarkada da buna benzer bir araştırma yapıldığını ve kalp krizi geçirenlerin yine aynı oranda kel olduğunun belirlendiğine işaret ederek, bunun yanı sıra erken yaşlarda saç ağarması ve yüzde yoğun kırışıklık oluşumu görülenlerin de önemli bir oran tuttuğunu anlattı. Araştırmalar, kel erkeklerin kalp krizi geçirme riskinin yüksek olduğunu gösteriyor diyen Cin, şunları kaydetti:
CİDDİ BİR PSİKOLOJİK SORUN
Toplumumuzda erkeklerin kelliği, ciddi bir psikolojik sorun haline geldi. Bu da önemli bir stres kaynağı oluyor ve böylelikle kalp sağlıklarını tehdit ediyor.
Olayın, erkeklik hormonu olan testesteronun kalp damarlarındaki tahrip edici etkisinden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü, araştırmalar diğer yandan çok sayıda genç ve orta yaşta erkeğin acil servislere kellik yakınması ve bununla beraber meydana gelen stres bulguları için başvurduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle özellikle kel erkeklerin riski dikkate alarak kontrol konusunda daha duyarlı olmalarında büyük önem var.
Nöropatik Ağrı
Nöropatik ağrılar Vücutta çeşitli nedenlerle oluşan sinir hasarlarıyla ortaya çıkan ağrıdır, bu hasarlar şeker gibi sistemik hastalıklar, mikrobik hastalıklar, travmaya bağlı nedenlerden dolayı nöropatik ağrılar söz konusudur.Beyin veya omurilikte bir hasar sonrası ortaya çıkan bu ağrı türü, kendini genellikle önce bacak ve ayaklarda hissettiriyor.
Nöropatik ağrı, merkezi ya da çevresel sinir sisteminin hasar görmesi sonucunda ortaya çıkan süreğen ağrıya verilen isimdir. Nöropatik ağrı, çevresel ve merkezi sinir sistemi arasındaki karmaşık etkileşimlerle ortaya çıkar.
Belirtileri
Nöropatik ağrı, hastalar tarafından çeşitli şekillerde tanımlanabilir. En sık kullanılan tanımlayıcı sözcükler batıcı, delici, saplanıcı, yakıcı, iğnelenme tarzında ağrıdır. Ağrı çok şiddetli olabilir, uzun sürelidir ve standart ağrı kesici ilaçlara yanıt vermez. Nöropatik ağrı, diğer birçok ağrının aksine genellikle geceleri artar. Nöropatik ağrıya neden olan durumlar arasında şeker hastalığı, böbrek yetersizliği, zona gibi enfeksiyon hastalıkları, çeşitli damar hastalıkları, alkolizm, bazı nörolojik hastalıklar ve kanser yer alır. Bu gibi hastalıkları olan kişilerde uzun süreli ağrı ortaya çıktığında nöropatik ağrı olabileceği düşünülmelidir. Nöropatik ağrı tanısında ağrının niteliği, zamanı, dağılımı, eşlik eden diğer belirtilerin dikkatle araştırılması önem taşır. Ağrının değerlendirilmesinde en güvenilir kanıt hastanın bildirimidir. Nöropatik ağrı, sinir dağılımına uygun şekilde özel bir yerleşim sergiler, örneğin şeker hastalarında çorap-eldiven tarzında ağrı oluşması tipiktir. Tanı konması için hastaların duysal yakınmalarının yanı sıra sinirlerde hasar oluştuğunun gösterilmesi yeterlidir.
Tedavi
Nöropatik ağrıya neden olan hastalığın tedavi edilmesi gerekir, örneğin şeker hastalarında kan şekerinin sıkı kontrol altında tutulması önemlidir. Nöropatik ağrı tedavisinin temelini ağız yolundan alınan ilaçlar oluşturmaktadır. Nöropatik ağrı, standart ağrı kesici ilaçlara yeterince yanıt vermez, ancak günümüzde etkili ve güvenilir tedavi yöntemleri vardır. Bunların dışında çağın kabusu haline gelen stresi azaltmaya yönelik davranışsal terapilerin de ağrının azaltılmasında yararlı olduğu bilinmektedir.
Araç Tutması (hareket hastalığı)
Araç tutması Seyahat ederken kimi insanın hayatını kabusa çeviren,bir takım sağlık sorunları yaşanır, bunlar mide bulantısı, kusma, seyahat sonrası bitkinlik gibi durumlardır, bu kişiden kişiye değişir, bazı insanlar hertürlü araçta bulanır, bazı insanlar ise sadece otobuslerde bu tür problemle karşılaşır.
Hareket insanoğlunun günlük hayatında hiç düşünmeden ve rahatsız olmadan ihtiyaçlarını karşılamak, sosyalleşmek, sağlığını korumak ve hedeflediği yere ulaşmak için yaptığı fiziksel bir aktivite.
Hareket hastalığı merkezi sinir sistemine iletilen bilgilerin, her zamanki uyumunun bozulması nedeniyle ortaya çıkıyor. Amerikan Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği’nden Dr. Erkhan Genç, bu hastalığın seyahat eden kişilerin yüzde 30′unda görüldüğünü söylüyor.
Neler tetikliyor
“Hareket hastalığı” seyahat eden kişilerin yüzde 30′unda gözlenebilmektedir. Hastalık; hafif bir bulantıdan, kişinin gözlerini açamayacak dereceye kadar varabilecek bulantı ve kusmalara sebep olabilecek geniş bir yelpazede kendisini gösterebilmektedir.
“Taşıt tutması” sadece gemi, uçak veya araba yolculukları sırasında değil, yerçekimsiz veya yerçekimi az olan uzay seyahatleri sırasında da gözlenebilmekte ve seyahat bittikten sonra da günlerce devam edebilmektedir. Kişi, seyahat esnasında olmayan bir hareketi algılayarak, dengesizlikten yakınmaktadır.
“Taşıt tutması”nın niçin gerçekleştiği ve insanlar arasındaki hassasiyet farkının kaynağı bilinmese de bu durumun oluşumunda; önceden kestirilemeyen bazı düşük frekanslı hareketlerin, tetikleyici rol oynadığı tahmin edilmektedir. İstem dışı hareketler, gözlerin sağladığı bilgilere uyum sağlamadığı için rahatsızlık duyulmaktadır.
Nasıl ortaya çıkıyor
‘Hareket hastalığı’, hareketi algılamakta kullanılan duyu organları arasındaki ortak çalışmanın bir şekilde bozulması ile yıllar içerisinde hareketin düzgün algılanmasındaki uyumun kaybolması sonucu ortaya çıkıyor. Halk arasında “taşıt tutması” da denilen “hareket hastalığı”, aslında duyu organlarının bireylere oynadığı bir oyundur. Hastalığın temelinde merkezi sinir sistemine iletilen bilgilerin, her zamanki uyumunun bozulması yatmaktadır.
Tedavi
Bazı ilaçlar ile yolculuk sırasında oluşan bulantı ve kusma hissinin önüne geçilebilir. İlaçların yolculuk başlamadan bir saat önce alınması gerekmektedir. Eğer yolculuk başladıktan sonra ilaç alınırsa; ilaçlar, midebağırsak sisteminden emilecek zaman bulamadan, bulantı ve kusma neticesinde vücuttan atılabilir. Ayrıca deriye yapıştırılarak kullanılabilen skopolamin bantları da taşıt tutmasında oldukça etkilidir. Bu bantlar kişiyi, ilaç almaya bağlı oluşabilecek olumsuzluklardan da korumaktadır.
Alınabilecek önlemler
Öncelikle hareketin gözler ile rahatça algılanması sağlanacak bir yerde oturulmalıdır. Arabanın ön koltuğu gibi yolun ve manzaranın rahatça takip edilebileceği bir yer, “taşıt tutması” riskini azaltacaktır.
Gemi veya teknelerde güvertede olmak, iç kısımlara göre kişiyi daha rahat ettirecektir. Uçaklarda hemen kanat önündeki koltukta oturmak bir hareketin daha az hissedilmesine yardımcı olacaktır.
Beslenmede az miktarda ve mideyi rahatsız etmeyen yiyeceklerin seçilmesi önemlidir.
Kafanın sabit tutulması, alkol alınmaması, sigara içilmemesi ve yolculuk sırasında ufuk çizgisine bakılması yararlı önlemler arasındadır.
Yolculuk sırasında midenin yatışması için kraker benzeri yiyecekler ve karbonlu içecekler tüketilebilir.
Dış Kulak İltihabı (external otit)
Dış kulak iltihabı Kulak yanlarında, kulak çevresinde, dış kulak kanalında kanalın tahriş olmasıyla beraber iltihaplanması olayıdır. Yüzücü Kulağı diye de bilinir. Kanalda cildin kat kat soyulması (egzama) gelişebilir. Egzamayı kaşırken cilt çatlar ve kulak kanalını bakteri ve mantar istila eder. Kirli suda yüzmek bu hastalığı kapmanın yollarından biridir. Kulak salgısı kanaldan temizlenmeye kalkışıldığında, cilt tahriş olur, kaşınır veya yırtılır. Bu da o kişinin en gözde “aletiyle” (toka vs.) kulağını daha fazla karıştırmasına sebep olur. Bir risk daha da vardır. 0 da kulak zarını delme olasılığıdır. Saç spreyleri ve saç boyaları da kulak kanalını tahriş edebilir. Dış otit yüzücü kulağı bazen mantardan kaynaklanır. Aspergillus niger en sık görülen mantardır. Belirtileri, urukkulosisle aynıdır. furunkulosis tekrar tekrar çıbanlar çıkması halidir ve kulak kanalındaki bir tüy kesesinin mikrop kapmasıyla başlar. Bu rahatsızlık sık sık tekrar eder Dış otit (yüzücü kulağı) genç yetişkinlerde görülür.
Belirtileri
- Dış kulak kanalının kaşınması, Kulak ağrısı
- Kulakta sarı veya yeşil sarı kötü kokulu cerahat oluşması
- Başın hareketiyle kulakta ağrı duyulması
- Duyma kaybı.
Teşhis
Eğer kulağınızda kaşınma,kulağınızın içinde pullanma ya da kulak kanalınızda ağrı varsa, bunlar dış kulak yolu iltihabının göstergesi olabilir. Çoğu kez kulaktan dışarı doğru sarımsı ya da sarımsı yeşil bir akıntı olur ve bazen bu akıntıdan sonra ağrı hafifler. Eğer iltihap ya da dokudaki şişme kulak kanalını tıkarsa duyma-da bir azalma olabilir.
Doktorlar otoskop denen bir aletle kulak kanalına bakarak dış kulak yolu iltihabı tanısını koyarlar. Eğer iltihap varsa örnek alınarak laboratuvara gönderilebilir.
Çoğu dış kulak yolu enfeksiyonu rahatsızlık duygusu yaratsa da, uygun tedavi edildiklerinde genellikle tehlikeli değildirler. Bu enfeksiyon,özellikle şeker hastalarında tedavi edilmezse çevre kemiklere ve kıkırdaklara yayılarak hasar verebilir.
Tedavi
Eğer yüzücü kulağı rahatsızlığınız olduğundan şüphelenirseniz, doktora gitmeden önce sancıyı geçirecek bazı şeyler yapabilirsiniz. Kulağınızın üzerine ılık (sıcak değil) bir ufak yastık koymak faydalı olur. Aspirin veya başka bir ağrı kesici de sancıyı azaltır.
Teşhisten sonra doktorunuzun kulak kanalını bir emme aletiyle veya pamuklu çubukla temizlemesi beklenir. Bu tahrişin ve sancının geçmesini sağlayabilir. Doktor daha sonra çeşitli tedavi metodlarından birini önerebilir. Ekseriyetle kortikosteroidli (kaşıntıyı durdurmak ve iltihabı azaltmak için) bir kulak damlası ve bir antibiyotik (enfeksiyon kontrol etmek için) verilir. Bazen ağızdan alınan haplar da kullanılabilir. Şiddetli ağrı olduğundan ağrı kesici tavsiye edilir. İyileşme sırasında kulağa su kaçmamasına dikkat edilmelidir.
3 veya 4 gün sonra eğer gözle görülür bir iyileşme olmazsa, doktorunuz ağızdan alınmak üzere antibiyotik verebilir. Enfeksiyona neden olan organizma laboratuvar testleriyle belirlenmişse, özellikle onu etkileyecek antibiyotik seçilir. Dış kulak iltihabı (yüzücü kulağı) mantardan kaynaklanıyorsa sülfanilamid tozu serpilerek urunkolisisden kaynaklanıyorsa, ağızdan alınan veya kulak damlası şeklinde verilen antibiyotikle tedavi edilir. Özellikle neden mantar olduğunda bu durum birçok defa tekrar edebilir.
Önlenmesi
Dış otit ekseriyetle önlenebilir. Pis suda yüzmeyin. Banyodan ve yüzmeden sonra kulaklarınızı kurutun. Kulak kanalının rutubetli olması enfeksiyon kapmasını kolaylaştırır. Saçınızı boyarken veya saç spreyi kullanırken kulak deliklerinizi kuzu yününden ufak toplarla kulağınızı kapayın. Bunlar suyu geçirmez.
bellek kaybı
Yaşamımız boyunca dizegelen olaylardan, stres, aşırı çalışmak,birtakım hastalıklar, monoton yaşam, beslenme bozuklukları, yaş ilerlemesi nedeniyle oluşan bellek kaybı oluşabilir, günlük yaşamda bir takım sıkıntılara yol açabilen unutkanlık yaratabilen, yaşamı oldukça etkileyen bellek kaybı, aslında önlenebilir bir rahatsızlık. Tıpkı olası yıkıcı etkilerin önlendiği veya oluşmuş hasarın bir kısmının geriye döndürebildiği diğer yaygın hastalıklarda olduğu gibi.
Bellek konusunda dünyaca tanınmış otoritelerden biri olan Dr. Aaron P. Nelson’ın kaleme aldığı ‘Belleğinizi Nasıl Güçlendirirsiniz?’ adlı kitap, belleğin nasıl çalıştığını, bellek kaybı problemlerini, bunun nedenlerini ve tedavi şekillerini anlatıyor. Acıbadem Sağlık Grubu ve Optimist Yayınları’nın Harvard Tıp Okulu rehberliğinde yayımladıkları kitap, bu alanda merak ettiğiniz her türlü sorunun yanıtını içeriyor. Bellek kaybının baş müsebbipleri arasında stresin yer aldığını göz önünde bulundurursak, iş dünyasını yakından ilgilendiren bu kitapta yer verilen basit önlemlerle yaşa bağlı bellek zayıflamasına karşı mücadele edebilir, konsantre olma, bilgiyi belleğe alma ve daha sonra hatırlama yeteneğinizi geliştirebilirsiniz.
Bellek problemlerinin nedeni
Genler
Beyninizin nasıl gelişeceğini ve yaşamınız boyunca nasıl evrim geçireceğini genler belirler ve bu sizden bağımsız bir faktördür. Belleğinizin ne kadar güçlü olacağını ve yaşla birlikte gücünün ne kadar azalacağını genler belirler. Alzheimer, hipertansiyon veya depresyon dahil belleğe zarar veren birçok hastalıkla ilgili riskleriniz genlerin etkisi altındadır.
Hormonlar
Cinsiyet hormonları belleği etkiliyor. Yaşla birlikte kadınlarda östrojen, erkeklerde testosteron düzeyi düşer ve bunlar yaşa bağlı bellek kaybını da tetikler.
Yaşa bağlı yaygın hastalıklar
Bu hastalıklar belleği dolaylı ya da dolaysız zayıflatabilir. Bunların bazısı için kullanılan ilaçlar da belleğe ya da konsantrasyona zarar verme riski taşır.
Koroner arter hastalığı
Kalbiniz için kötü olan, beyniniz için de kötüdür. Yüksek kolesterol, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklar bellek problemi riskini artırır.
Tiroid bozukluğu
Tiroid bezi, fonksiyonunu gerektiği gibi yerine getiremiyorsa, metabolizmanız çok hızlı ya da çok yavaş olabilir. Her iki problem de öğrenmeyi ve belleği etkileyebilir.
Nörolojik bozukluklar
Çeşitli nörolojik bozukluklar, nöronlarda ve nöron ağında doğrudan hasar yaparak ya da nöronların gerektiği gibi işlev görmesini engelleyerek bellek kaybına ve diğer türden bilişsel fonksiyon bozukluklarına yol açabilir. (Alzheimer, inme, kafa travması, parkinson, epilepsi)
Kanser
Kansere karşı uygulanan kemoterapi ve ışın tedavisi de bellek kaybını tetikleyebilir.
Ruh hali, stres ve bellek
Gerek depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik bozukluklar, gerekse de yoğun stres optimum belleğe zarar verebilir. Bu problemleri kontrol altına almak genellikle bellek fonksiyonunu düzeltir.
İlaçlar
Yeni bir ilaca başladıktan sonra belleğiniz zayıflarsa, bu durum pekala ilaçla bağlantılı olabilir. Hangi ilaçların bellek kaybına yol açtığını, Nelson’un kitabında liste halinde bulabilirsiniz.
Uyku
Geceleri iyi uyuyamayan kişiler rahat uyuyanlara göre unutkanlığa daha eğilimlidir. Bellek pekişmesi için iyi bir gece uykusu temeldir. Belleği korumaya yeten uyku süresi ise altı saattir. Çünkü uyku stres hormonlarını düşürme etkisiyle zaten belleğe dolaylı yoldan fayda sağlıyor.
Diyet ve beslenme
Okuduklarınızın aksine belleğinizi güçlendirecek sihirli bir ‘beyin besini’ yoktur. Ama kalitesiz bir diyet belleğinize zarar verebilir. Ayrıca bellek kaybını önleyecek sağlıklı yiyecekler ve besin maddeleri bulunuyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz;
B vitamini
Folik asit, B6, B12 vitaminleri vücutta doğal olarak üretilmez bu yüzden yiyeceklerden ve tamamlayıcılardan sağlanmalıdır. Bu vitaminler şu yiyeceklerde bulunur: Karaciğer, tahıl ürünleri, pirinç, fındık türü sert kabuklu yemişler, süt, yumurta, et, balık, meyveler, yeşil sebzeler.
İyi yağlar, kötü yağlar
Beynimiz, doymuş yağlardan (ette ve süt ürünlerinde bulunur) ve trans yağlardan kötü etkilenebilir. Ama beynimiz fındık türü sert kabuklu yemişlerden, birçok bitkisel yağdan ve balık yağından gelen doymamış yağlarla güçlenebilir.
Antioksidanlar
Antioksidanlar yani C, E vitaminleri ve beta-karoten zararlı molekülleri etkisiz bırakır. Bu yüzden antioksidanlar bellek kaybına karşı koruma sağlayabilir.
Alkol
Tıpkı mebzul miktarda stresin faydalı olması gibi ölçülü miktarda alkol de bellek için olumlu etkide bulunabilir. Araştırmalar az ve orta derecede alkol kullanımının bunama riskini azalttığını ortaya koyuyor.
Egzersiz
Egzersizin bellekle ne ilgisi olduğunu merak ediyorsunuzdur. Araştırmalara göre hareketsiz kişiler, düzenli fiziksel aktivite içinde olan insanlara göre daha büyük bellek kaybına uğruyor. Mutlaka bir spor dalıyla uğraş şart değilse de günlük yaşamda hareketli olmak bellek için çok faydalı.
Zihinsel canlılık
Yaşlandıkça beyninizin ne kadar iyi performans göstereceği, onun ne kadarını kullandığınıza bağlıdır. Akıllarına meydan okuyan kişiler, zihinsel faaliyetten uzak kişilere kıyasla zaman içerisinde daha esnek bir belleğe sahip olabiliyor.
Sigara
Sigara içenlerin isimleri ve yüzleri içmeyenler kadar iyi hatırlayamadığını yıllardır biliyoruz. Sigara içenler içmeyenlerle kıyaslandığında bellek ve buna bağlı bilişsel fonksiyonlarda çok daha keskin bir düşüş sergiliyor.
Uyuşturucu kullanımı
Uyuşturucu belleğe ve beyin fonksiyonlarına zarar verebilir. Hatta bu zarar sadece ilaçların kullanıldığı dönemde değil sonrasındaki aylarda da sürebilir.
Yanlış kanı Her stres bellek için kötüdür
Aşırı stres belleğinizi köreltebilir, ama ölçülü miktarda stres aslında belleğiniz güçlendirebilir. Gözünüzde büyüyen iş teslim tarihinin baskısı, odaklanma ve dikkati koruma yeteneğinizi artırabilir. Sonuçta bilgiyi daha etkili bir biçimde edinirsiniz, bu da bellek pekişmesini ve geri getirmeyi teşvik eder.
İyi bir belleğe sahip olmak için neler yapabiliriz,
- Oturmayın, düzenli egzersiz yapın
- Takviye olarak vitamin alın
- İnsan içine karışın
- Mutfağınızı sağlıklı yiyeceklerle donatın
- Uykunuza dikkat edin
- Mutlaka yeni şeyler öğrenin
- Biraz alkol alın
- En küçük şeyi dert etmeyip, stresi yönetin
- Lütfen hayata bağlanın
- Laçkalıktan kurtulun, düşüncelerinizi ve hayatınızı organize edin.
- Etkili önlemlerle beyninizi darbelerden koruyun.
- Kesinlikle başarabilirsiniz! Pozitif tutumunuzu sürdürün.
Kıl Dönmesi – Kıl Dönmesi Tedavisi
Kıl dönmesi – Kıl dönmesi Tedavisi
Kıl dönmesi küçük, sorunsuz gibi görünse de ,aslında çok acı verir,tedavisi yapılmazsa çok kötü sonuçlar doğurur. Dikkate alınmazsa kıl, deri altında gittikçe büyüyerek topaklaşır ve iltihap oluşturur. Kıl dönmesinin oluşumunda muhakkak doktora başvurulmalıdır.
Kıl dönmesi, kelime anlamıyla, derinin içine doğru büyüyen kıllardır. Kıl dönmesi, vücudun herhangi bir yerinde görülebilir ancak iki sağlık sorunu insanları Kıl dönmesine yatkınlaştırır: püodinal sinüs (cilt akı kıl yuvası) ve psödofolikülit (yalancı kıl dibi iltihabı). Püodinal sinüs, kaba etler nedeni ile oluşan derin oluğun üzerinde bulunan bir indensasyondur.
Bir ya da daha fazla kıl gözeneklerden çıkamayıp deri içinde kaldığında ütihaplanabüir. Çıbana benzer bir ülser (yara) oluşur ve pü (irin) salgılayabilir ve şiddetli ağrıya neden olabilir. Kıllı genç erkeklerde daha sık görülen bir sağlık sorunudur. Psödofolikülit, en çok siyahi (zenci) ve İspanyol erkeklerde ve kıvırcık saçlı diğer kişilerde görülen bir sağlık sorunudur. Tıraş artmasına neden olur ve genellikle “tıraş bıçağı (jilet) şişlikleri” olarak adlandırılır. Bu sorun genellikle yüzde oluşur ve folikülit enfeksiyonu ya da akneye benzer sivilceler gibi görünür.
Böyle bir sorununuz varsa, doktorunuzla konuşunuz. Eğer enfeksiyon oluşmuşsa, doktorunuz içerde hapsolup kalmış kılı ve iltihaplı sıvıyı alacaktır. Tekrarlanan sorunlara neden olan bir prodinal sinüsün genellikle kesilip çıkarılması gerekir. Psödofolikülit tedavi edilemez ya da önlenemez. Psödofoliküliti olan birçok erkek, tıraş olmaktan vazgeçip sakal bırakır. Doktorunuz içeride hapsolup kalmış olan kılı almak için küçük bir çizik atarak Kıl dönmesini tedavi edebilir.
erken doğum önlenmesi
Gebelikte 37. hafta itibariyle oluşan erken doğum tehlikeleri çok fazla risk taşımamaktadır, , 37. haftaya gelmeden, en erken dönemlerinde yakalanırsa ve kanama, enfeksiyon ya da diğer problemler sizin fetüsünüzün sağlığını tehdit ediyorsa; doktorunuz fetüsünüzün daha iyi gelişmesini sağlayacak zamanı kazanmak için erken doğumu durdurmaya çalışabilir. Bunu başarmanın yolları aşağıda sıralanmıştır:
Yatak istirahatı
Su içmek ( ağız ya da damar yoluyla ekstra sıvı verilmesi)
Rahim kasılmalarını durdurucu ya da azaltıcı ilaçların kullanılması
Erken doğumu önlemek için birçok farklı ilaç kullanılmaktadır. Bunlara tokolitik ilaçlar adı verilmektedir. Bu ilaçların hangisinin en iyi olduğu her zaman açık değildir. Genelde enjeksiyon yoluyla kullanılır. Bütün ilaçlar gibi tokolitikler de yan etki yapabilirler. Her kadın farklı yanıt verir. Bu yan etkiler şöyle sıralanabilir:
- Hızlı nabız
- Göğüste sıkıntı ve basınç hissi
- Baş dönmesi
- Ateş basması
- Sinirlilik hali
Eğer gerçekten erken doğum söz konusu değilse ya da erken doğum durdurulmuşsa, evinize gidebilirsiniz. Kendinizi denetlemek için uzanın ve parmaklarınızın uçlarıyla karnınızın alt bölgesinin tüm yüzeyini nazik bir şekilde hissedin. Rahminizin yüzeyinde katı bir kasılma hissedin. Genelde bu kasılma ağrısızdır. Eğer bu kasılmaları hissederseniz, bunları sayın. Daha sonra doktorunuza olanlar hakkında bilgi vererek onların önerilerini dinleyin. Erken doğum süreci içinde olabilirsiniz. Bazı kadınlar, belli bir süre hastanede kalmaya ihtiyaç duyabilirler. Bu, muayene ve diğer faktörlere bağlıdır.
Stres
S
tres nedir Pek çoğumuzun bildiği gibi stres bizi zorlayan, kısıtlayan ve engelleyen olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerin tümüdür. Stres kavramı birçok insanın düşündüğü gibi sadece üzerimizde hissetiğimiz baskı ve gerginlikle sınırlı değildir, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir. Fizik biliminde; “maddenin kendi üzerine uygulanan güce gösterdiği tepki” anlamında kullanılan stres terimi; son 20 yılda fizyoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri ile diğer tıp alanlarında ve gündelik yaşamda herkesin kullandığı popüler kavramlardan biri haline gelmiştir. Sözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela, dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş; güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Walter Cannon 20.yüzyılın başlarında stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik varoluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisidir. Stres, organizmanın fonksiyonunu bozan bir baskı, zorlama ve engellenmedir. Psikolojik anlamda stres, kişiye özgü ve tek olan bireysel bütünlüğü zorlayıcı ve bozucu bir etkendir. İnsanı, yakın duygusal ilişkilerden uzaklaştıran, verimliliğini düşüren ve en önemlisi hayattan aldığı zevki azaltan bir kuvvettir. Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan otomatik tepkidir.
Stres bir süreç olarak ele alındığında, olayları değerlendirme şeklimizden düşüncelerimize, duygularımızdan davranışlarımıza kadar pek çok boyuttan oluşur. Pek çok insan stresin, kişinin dışında gelişen çevresel nedenlerle oluştuğunu düşünür. Aslında stresi oluşturan, bu çevresel etkileri bireyin nasıl algıladığıdır. Kişi karşılaştığı olayları pek çok faktör ışığında değerlendirir ve yaşadığı olaylara bir anlam yükler, yaptığı bu değerlendirmeler sonucunda çevresindekiler sebebiyle stres yaşar ya da yaşamaz.
Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres, günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse de fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir.
Stres kavramının psikoloji alanında kullanılmasına ve araştırmalar yapılmasına 1950′li yıllarda başlanmıştır. Bazı araştırmacılar stresi dışsal uyarıcı olarak ele alırken, bazları da rahatsız edici tepkiler olarak tanımlamışlardır (Weitz 1970). Son zamanlarda en çok kabul edilen, Lazarus ve Folkrnan’in ileri sürdüğü etkileşim teorisi ile stresi; talepler ve kaynaklar arasındaki dengesizliğin sonucu ortaya çıkan durum olarak tanımlamaktadır.
Stres çoğunlukla olumsuz ve zararlı anlamda ele alınmaktadır, oysa ki bir parça stresin insanları yenileri aramak, çalışmak ve yaratmak konusunda harekete geçirdiği bilinmektedir. Hatta vücudun antikor üretebilmesi için bile belirli bir miktar strese ihtiyaç vardır.
Stres, birbiri ile örtüşen farklı biçimlerdedir: akut, episodik akut ve kronik stres.
Akut stres yakın geçmişteki baskılar ve isteklerle, yakın gelecekte oluşması beklenen baskı ve isteklerin doğurduğu en yaygın stres biçimidir. Kısa süreli olduğu müddetçe çok büyük zararlar vermez. Akut stresin en yaygın belirtileri; öfke ve sinirlilik, endişe, depresyon gibi duygusal sorunlar; gerginlik başağrıları, sırt ağrısı, kas, tendon ve bağ dokusu sorunlarına neden olan kas gerginlikleri gibi kas sorunları; mide ekşimesi, mide asidi, gaz, ishal, kabızlık ve spastik kolon gibi mide ve bağırsak sorunları; geçici ve kısa süreli aşırı heyecanların neden olduğu kardiovasküler problemlerdir. Herkes hayatında zaman zaman akut stres yaşayabilir, ama bu durum tedavi edilebilir ve kontrol altına alınabilir.
Episodik akut streste ise kişiler akut stresi sıklıkla yaşar. Bu kişilerin düzensiz bir hayatları vardır. Sürekli oradan oraya koşuştururlar. Çok fazla sorumluluk alır ve bu sorumluluğun oluşturduğu talebi bir türlü organize edemezler. Episodik akut stres reaksiyonları gösteren kişilerin aşırı duyarlı, öfkeli, sinirli, endişeli ve gergin olmaları doğaldır. Çoğunlukla kendilerini, “asabi” olarak tanımlarlar. Bazen bu asabiyetleri saldırgan bir tutuma dönüşebilir. Episodik akut stresin bir başka türü de yüksek kaygı seviyesinden kaynaklanmaktadır. Kaygı seviyesi yüksek kişiler aynı zamanda aşırı hassas ve gergin olmaya yatkındırlar, ancak öfkeli ve saldırgan olmaktan çok endişeli ve depresif bir duygudurum içindedirler. Episodik akut stresin belirtilerini kısaca sıralayacak olursak: başağrıları, migren, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları v.b. Episodik akut stresin tedavisi, farklı seviyelerdeki müdahaleleri gerektirir. Episodik akut stres yaşayan kişilerin genellikle uzun süreli profesyonel yardım almaları gerekir.
Ancak bu tarz kişilerin yaşam biçimleri ve karakter yapıları o kadar kemikleşmiştir ki, bu kişiler yaşayış biçimlerinin hatalı olabileceğini düşünmezler bile. Sıkıntı ve üzüntülerinin suçunu başkalarına ve dış olaylara yüklerler. Genellikle yaşam biçimlerini, başkalarıyla olan ilişkilerini ve dünyayı algılayış tarzlarını, kim ve ne olduklarının birer parçası olarak görürler. Bu tarz kişiler değişime şiddetle karşı çıkar. Yalnızca acıdan ve sıkıntılarının neden olduğu rahatsızlıklardan kurtulma vaadi onları tedaviye ikna edebilir.
Kronik stres akut stres gibi heyecan verici ve uyarıcı değildir. Kronik stres bedenleri, zihinleri ve yaşamları yavaş yavaş bozar. Bu süreğen yıpranma kişide ciddi hasarlar oluşturur. Bu, yoksunluğun, yoksulluğun, problemli aile yapılarının, mutsuz evliliklerin ve mecburen çalışılan işlerin oluşturduğu süreğen strestir. Kronik stres, kişinin içinde bulunduğu çok kötü durumdan hiç bir çıkış yolu bulamadığında oluşur. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, şiddetli baskı ve gereksinimlerin oluşturduğu strestir. Umutsuzluğun yerleştiği kişi sonunda çözüm aramaktan vazgeçer. Bazı kronik stresler, çocukluktan gelen ve özümsenerek zihinde sonsuza dek kalan travmatik deneyimlerden kaynaklanır. Bazı deneyimler kişiliği derinden etkiler. Böyle bir ortama doğan kişi, dünyaya bakış açısı ya da inanç sistemi nedeniyle süreğen bir strese yaşar. Kronik stresin en kötü yanı insanların buna alışmasıdır. Onun varlığını bir süre sonra artık hissetmez olurlar. Kronik stres, intihar, kalp krizi, felç hatta bazen kanser hastalıklarına yol açarak ölümlere neden olur. Kronik stresin tedavisinde kişiliğin ya da kemikleşmiş görüş ve inançların yeniden oluşturulması gerektiğinden, iyileşme süreci genellikle profesyonel yardımla birlikte etkin bir iç hesaplaşmayı da gerektirir.
Stres psikosomatik bir çok hastalığı tetikler. Solunum yolu rahatsızlıkları, gastroentestinal şikayetler, hipertansiyon ve buna bağlı riskler, hormonal tabloda değişim ve dermatolojik şikayetler, bunlardan bazılarıdır.
Bizim kontrolümüzün dışında çalışan organlarımızı yöneten sinir sistemi bölümüne otonom sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi iki ana sistemden oluşur: sempatik ve parasempatik sinir sistemi. Bedenimizin iyiliğine yönelik olan parasempatik sinir sistemi ile uyarılmaya yönelik sempatik sinir sistemi arasında doğal bir denge vardır.Bu dengeye “Homeostazis” denilir. “Homeostazis’i” bozan her şey strestir. Sempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu çarpıntı, sık nefes alma, mide kasılmaları, terleme, kaslarda gerilme, el ve ayaklarda soğuma, bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bedenimiz bir tehdit ile karşı karşıya kaldığında bu sistem uyarılır. ”Dövüş veya kaç” süreci tetiklenir. Beyin hipofiz bezini harekete geçirir, adrenalin salgılanmaya başlar. Kaslara ve beyne giden oksijen artar, enerji artışı olur. Zihin açılır, gözbebekleri büyür, kaslar kasılır. Adrenalin depoları boşalır. Böylelikle organizma mücadeleye hazır hale gelir. Bu durum uzun sürerse damarlar büzülür, tansiyon yüksek olmaya devam eder, karaciğer kana glikoz, kollestrol, yağ asitleri gibi enerjileri pompalamaya devam eder. Parasempatik sinir sistemini devreye sokamazsak, fazla yağlar ve şeker yakılamaz, enerji depoları boşalır, organ faaliyetleri aksar, psikosomatik hastalıklar ortaya çıkar. Kronik hastalıklar, kronik yorgunluklar böyle uzun süren streslerin sonucunda ortaya çıkar. Bu durumu düzeltmek için parasempatik sinir sistemimizi devreye sokulmalıdır. Parasempatik sinir sistemi vücudun onarım, dinleme, rahatlama, sindirim faaliyetleri açısından önemlidir. Bu sistemin özelliği kendi kendine harekete geçmeyip beyinden emir beklemesidir. Kişi stres yönetiminde başarılı ise rahatlama, olumlu düşünme, nefes teknikleri gibi becerilerle stresin organlarımıza etkisi önlenmiş olur. Zihin karışıklığı , unutkanlık, dalgınlık, uykusuzluk ,aşırı yeme, iştahsızlık, ağlama, depresif durum, sinirlilik, öfke, sıkıntı, huzursuzluk gibi belirtiler stresin beyin kimyasında doğrudan geliştirdiği semptomların bazılarıdır. Zaman baskısı, başarı baskısı, hızlı yaşantı, rekabet, kıskançlık, zorunluluklar gibi zihinsel şartlanmalar beyin kimyasının sağlıklı işleyişini bozmaktadır. Beyinde serotonin azalması, noradrenalin azalması depresyona, bazı bölgelerde noradrenalinin aşırı salgılanması ise panik bozukluğuna neden olmaktadır. Kişide eğer yatkınlık varsa dopaminerjik sistem bozularak psikotik depresyonlar veya şizofrenik tepkiler ortaya çıkabilmektedir.
Gerçek yaşamda sorun çözme ya da stresli olaylarla başa çıkabilme, psikolojik sağlık ve uyumla ilişkilidir. Çevre ile etkileşimlerimiz sırasında engelleyen, sinirlendiren, tedirgin eden olaylar bizi zorlar. Bunlar boşanma, bir yakınının kaybı ya da ayrılık, ölümcül hastalık, hayat pahalılığı, trafik, gürültü, okul başarısızlığı, sınav kaygısı, savaş, tecavüz ya da doğal afetler gibi olumsuz etmenler olabileceği gibi; evlenme, terfi, kariyer değişikliği gibi olumlu yaşam olaylarını da kapsayan çok geniş bir yelpaze içinde değerlendirilebilir. Genelde herkes için travmatik sayılabilecek bir olayın ardından tepkilerin yavaşlaması, dış dünyaya ilginin azalması normaldir.
Stresin fizyolojisi üzerine önemli araştırmalarda bulunmuş olan Hans Selye (1936), stresli bir durumla karşılaşan bireyin vücudunda belirli değişiklikler olduğunu belirlemiş ve bu değişiklikleri “Genel Uyum Sendromu” adını verdiği üç süreçte açıklamıştır. Bu üç aşamalı sürecin evreleri ise şunlardır: Alarm Tepkisi Organizma, stres kaynakları ile karşılaştığında biyokimyasal değişiklikler göstermekte ve kendini korumaya hazırlanmaktadır.
Direnç Dönemi Stres kaynağının etkilerine rağmen uyum devam ederse, direnç dönemine geçilir. Bu dönemde organizmanın alarm tepkileri hemen hemen kaybolmakta ve direnç normalin üstüne çıkmaktadır.
Tükenme dönemi Organizmanın uyum sağlamaya çalıştığı stres faktörleri aynen ve uzun süre devam ettiğinde uyum kaybolur. Alarm dönemindeki tepkiler tekrar görülür, ama artık değiştirilemez ve bireyde sistematik yıpranmalar ve ölüme kadar varabilen anomaliler meydana gelir.
Stresin dışsal uyarıcı olarak ele alınmasında araştırmacılar, stresi ortaya çıkaran koşullan belirlemeye ve bazı yaşam olaylarının kültürden kültüre değişen stres yüklerini sıralamaya çalışmışlardır. Ayrıca stresli koşulların, tehlikeli ya da tehdit edici olarak algılanmasında kişilik özelliklerinin ve baş etme yeteneklerinin önemli olduğunu da belirtmişlerdir (Lazarus 1976).
Baş etmenin genel olarak algılanan tehdidi ya da problemi hafifletme amacının olduğu kabul edilirse, başetme davranışı bir süreçtir ve bütün stres tanımları 4 süreci içermektedir.
- stres kaynağı olarak tanımlanan içsel ya da dışsal bir ajan,
- stres durumunun zihin ya da fizyolojik sistem tarafından değerlendirilmesi,
- stresli taleplerle ilgili olarak zihin tarafından oluşturulan başa çıkma süreçleri,
- sıklıkla stres tepkisi olarak tanımlanan zihin ve bedensel etkilerin karmaşık yapı göstermesi.
Stresin immun sistemi baskıladığı artık tartışmadan kabul edilen bir gerçektir. Bu konuları Nöropsikoimmunoloji inceler. Sinir sistemi, hormonal sistem ve bağışıklık sistemi arasında varlığı kanıtlanmaya çalışan ilişkileri araştırmaktadır.
Yaşamımızı son derece zorlaştıran, hatta belirli bir dozun üzerine çıktığında bizi hastalandıran stresle başetmenin en iyi yolu, kişinin kendisinde strese sebep olan şeyleri farkedip kontrol altına almasıdır. Folkman ve Lazarus (1988), stres ve başa çıkma arasındaki ilişkinin sürekli olduğunu ve stresin başa çıkmaya neden olduğunu belirtmektedir. Folkman (1984) tarafından başa çıkma; stresli etkileşim yoluyla yaratılan içsel dışsal istekleri kontrol etmek yada azaltmak için yapılan bilişsel yada davranışsal çabalar olarak tanımlanmaktadır. Stresle başa çıkma çabaları, bireyin davranışları ile çevresel talepler arasında bir aracıdır ve strese karşı onun etkilerini en aza indirmede bir tampon görevi gösterir. Başa çıkma stratejileri ya durum üzerinde doğrudan etki gösterir (problem odaklı başa çıkma) ya da duygusal tepkileri yönetir (duygusal odaklı başa çıkma). Ancak probleme yönelik baş etme stratejilerinin daha uyumlu, kişiyi daha çok geliştirici; duygulara yönelik stratejilerinin ise uyumsuz, savunucu ve gelişimi engelleyici olduğuna ilişkin yaygın bir görüş bulunmaktadır. Stresli bir durum karsısında kullanılan başa çıkma stratejilerinde farklılık görüldüğü gibi bireyin yaşamında stres yaratan kaynaklarda farklılık gösterir. Stres kaynaklarını ailesel, kişisel, sosyal, çevresel ve işle ilgili olmak üzere 5 ana alanda toplayabiliriz.
Stresle başa çıkmak ve yaşam kalitesini arttırmak amacıyla, durumu değiştirme ya da duruma verilen tepkileri değiştirmeye “stres yönetimi” denir. Bu yöntemler; çevresel, zihinsel, ve fiziksel olmak üzere üçe ayrılır.
“Stres yönetimi”nde önemli olan etkili yöntemler kullanmaktır. Stres yönetiminde birçok kişinin etkisiz yöntemler kullanır. Bunların arasında; çevresel stresörlere verilen saldırgan tepkiler, zihinsel yöntemler arasında yer alan bilişsel çarpıtmalar ve savunma mekanizmalarının yoğun kullanımı, fiziksel yöntemlerden ise ilaç, uyuşturucu ve uyarıcı madde, alkol kullanımı sayılabilir. Bu yöntemler, strese yol açan uyarıcı üzerinde etkili olmadığı gibi, bizim bunlara verdiğimiz tepkilerin yaşam kalitemizi arttırma yönünde şekillenmesine de izin vermezler. Ayrıca bunlar fiziksel sağlığımızı tehdit eden ve psikolojik olarak da çökkünlük noktasına gelmemize yol açabilecek etkisiz yöntemlerdir. Etkili yöntemleri çevreye, zihne, bedene ve aynı anda pek çok düzeye yönelik olarak adlandırabiliriz. Stresle baş etmede iki yol vardır: Durumu değiştirmek yada duruma gösterilen tepkileri değiştirmek.
Stres yaratan problemlerin sağlıklı çözümü;
- problemi saptama,
- seçenekleri gözden geçirme,
- bir çözüm yöntemini seçme,
- eyleme geçme ve
- sonuçları değerlendirme
olarak 5 etapta ifade edilebilir. Problemin ne olduğunu açıkça ortaya koyun, belirginleştirin. Çözüm için olabildiğince çok seçenek bulun. Stresli bir durumdan kaçabilir ya da yok sayabilirsiniz; asıl problemi bir yana bırakarak, problemin yaşattığı duygular üzerinde yoğunlaşabilir veya stresi kendi beklentileriniz, bakış açınız ya da tepkilerinizi değiştirerek azaltabilir veya stresin kaynağından uzaklaşabilirsiniz.
Stresin sizde oluşturduğu semtomları tanıyın, yaşam biçiminize bakın ve neleri değiştirebileceğinize karar verin; fiziksel aktivitenizi arttırın, zamanınızı iyi yönetin, beslenmenize dikkat edin; alkol, kafein, şeker, yağ ve sigaradan olabildiğinde uzak durun, yeterli ve kaliteli uyuyun, sosyal ortamlarda bulunun ,sohbet edin, başkalarına yardım edin, kendinize zaman ayırın, kızgınlıklarınızdan arının, her tartışmayı kazanmaya çalışmaktan vazgeçin, bir şeyleri yarına bırakın, tek seferde her işi yapmaya çalışmayın, mükemmel olmaya çalışmayın, eleştirilerden olumsuz etkilenmeyin, sürekli rekabet etmekten vazgeçin, arkadaşça ve olumlu olmak için ilk adımı atın, keyif almayı bilin, düşünme tarzınızı olumluya değiştirin, gerçekçi hedefler belirleyin, kendinize hata yapma hakkı tanıyın, derin nefesler alarak gevşeyin, ağlayın ve en önemlisi bol bol gülün.
Hepatit B Nedir?
Hepatit B nedir? Hepatit B, karaciğeri hedef alan ciddi ve çok bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit B virüsünün 2 Milyar dolayında insanda bulunduğu tahmin edilmektedir. En sık karşılaşılan ölüm nedenleri içerisinde 9. sıradadır.
Hepatit B AIDS’den çok daha bulaşıcıdır. Peki Hepatit B Nasıl Bulaşır?
- Kan yoluyla,
- Cinsel yolla,
- Tükürük ile,
- Anneden çocuğa
geçerek bulaşır.
Hepatit B’nin bulaşmasını önlemek için iğne, kesici aletler, diş fırçası vb.lerini ortak kullanmamak gerekir. Cinsel yolla kolaylıkla bulaştığı için meşru aile hayatının dışına çıkmamak en uygun davranış olacaktır. Anne adaylarının da Hepatit B testi yaptırmaları, virüsün çocuğa geçmesi riskinin önüne geçmek için önemlidir.
Eğer anne taşıyıcı ise doğumdan hemen sonra çocuğa yapılacak Hepatit B aşısı ile çocuk bu hastalıktan korunabilir.
Hepatit B’den korunak için Hepatit B aşısı en etkili yöntemdir. Tam koruma için 3 kez aşı olmak gerekir. Fakat her durumda aşı yapmak uygun değildir ve doktora danışılmalıdır.
Hepatit B hastalığına yakalananların hem kendi sağlıklarına dikkat etmeleri ve tedavi olmaları gerekir hem de virüsü çevresindeki insanlara bulaştırmamak için çevresindekileri ve kendini bilinçlendirmeli ve virüsün bulaşmasını önleyecek tedbirler almalıdır.
Hepatit B virüsünün bulaşmasını önlemek için alınabilecek temel önlemler şöyle sıralanabilir:
- Hepatit B virüsü taşıyanlar kan vermemelidir,
- Yaralar ve kesikler kapatılmalıdır,
- Diş fırçası, traş bıçağı, tırnak makası vb.leri ortak kullanılmamalıdır,
- Gayri meşru ilişkiden kaçınılmalıdır,
- Her türlü kan lekesine karşı önlem alınmalıdır, kan bulaşmış giysiler özel olarak yıkanmalıdır,
- Hastanın eşi ve aile üyeleri gibi aynı ortamı paylaştığı kişiler Hepatit B aşısı olmalıdır.
Hepatit B Belirtileri aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi, iştah kaybı, bulantı, kusma, deride ve gözlerde sararma, idrar renginde koyulaşma, karın ağrısı, karaciğer bölgesinde hassasiyet olarak sayılabilir.
Hepatit B Tedavisi Kısa Süreli (Akut) ve Uzun Süreli (Kronik) bulaşmaya göre farklılık gösterir.
Akut devredeki Hepatit B için kullanılan özel bir tedavi yoktur. Daha çok evde uygulanabilen tedavi yöntemleri uygulanır. Bu tedavide amaç hastalığın yayılmasını önlemek ve şikayetlerin azaltılmasını sağlamaktır. Bu tedavi döneminde özellikle karaciğeri rahatsız edecek ilaçlar kullanılmamalı,alkol kesinlikle tüketilmemelidir.
Kronikleşen hastalar için ise ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Kronik hepatit B sonucu ortaya çıkabilecek karaciğer yetersizliği, siroz gibi durumlarda hastalara karaciğer nakli gerekebilir.
Bu nedenlerle, Hepatitten en etkili korunma yöntemi olan Hepatit Aşısı çok önemlidir. Fakat virüsü taşıyanlara ve aktif durumdaki hastalara yapılamamaktadır.
//
//
// //


